AŞI...

İstanbul, mega kent, Avrupadaki birçok ülkeden çok nüfusu olan bu dev yerleşim bölgesi. Dünyanın en büyük onuncu kenti aynı zamanda. Ben de bu kentte yaşıyorum tıpkı geriye kalan 15 milyon kent ortağım gibi.
Bu kentte nasıl mı yaşanıyor? Terör, kapkaç, soygun... gibilerine rağmen yaşanıyor. Eski Türk filmlerinin izlenme sebeplerinden biridir izlenesi o güzel eski İstanbul, sadece anılarda kaldığı için. Hal böyle olunca ne oluyor; insanlar tedbir alarak yaşamaya, daha güvenilir bir ortama ihtiyaç duyuyorlar. Güvenlikli sitelere taşınıyorlar. Orada duvarların arkasında, dış dünyanın gerçeklerinden uzakta güven bulmaya çalışıyorlar. İş yerlerine giderken araçlarının kapılarını kilitli tutuyorlar. Yolda bir şey soran olursa, ne olur ne olmaz diye dönüp bakmıyorlar bile. Ya gittikleri iş yerleri nasıl; ya güvenlikli ve duvarlar ardındaki ya da tam korumalı plazalar. Pekiyi ebeveynler böyle de ya çocukları ne yapıyor onların? Kapılardan servislerle alınıyor ve servislerle eve teslim ediliyorlar. Hangi okula gidecekleri bilmem kaç kriter baz alınarak va aylarca uğraşılarak kararlaştırılıyor. Kilometrelerce uzakta olan gittikleri okullarda adeta servis onları sınıflarına sokacak. Seyyar satıcı riski sıfır neden? Okula veliler bile salavatla giriyorlar da ondan, seyyar satıcı nereden girecek. Kantin mi oda yok, okulda ne çıkarsa o yeniyor. Ne çıkacağı da zaten aylık programlarda duyurulmakta. Bazı daha gelişkin okullarda ise kamera sistemleri bile var. Dileyen veli şifresi ile girip okulu sınıfı ve yavrusunu on line izleyebiliyor.

Bizim çocukluğumuzda öyle miydi? Hangi okula giderdik? Eve en yakın olanına. Nasıl giderdik? Yürüyerek. Ne yer içerdik? Harçlığımız neye yeterse (bayılırdım o seyyar lahmacuncunun etsiz lahmacununa?). Nasıl dönerdik gittiğimiz yoldan gerisin geriye. Kiminle? Yanımıza kim denk gelirse onunla. Eve gelince ne yapardık? Çantayı at gerisin geriye sokağa. Ne zamana kadar? Anne be Babamız çağırana kadar. Bir yemek yallah yine sokağa. Hava kararmış ne gam. Sokakta başımıza bir şey gelirmiş (hiç olmazdı)

Neler yerdik diye düşünüyorum da sokaklarda; Açık tezgahtan simit, macun, pamuk şeker, helva, kaynamış mısır, horoz şeker, elma şeker(elması çürük olurdu nedense), leblebi unu, taze nohut
Arkadaşlarımızla kan kardeş olurduk(kan hastalıklarından bile haberimiz yoktu), terli terli su içerdik hem de bahçe hortumundan kana kana. Aynı hortumdan sırayla, tiksinmeden.Arabanı önünde, arkasında neresinde olursak olalım emniyet kemersiz otururduk. ABS ve AirBack te yoktu üstelik.

Bizim nesil böyle yaşadık çocukluğumuzu. Ama ne olduysa oldu büyüklüğümüzde çocuklarımızı böyle yaşatmak istemedik.Çünkü İstanbul bizim bildiğimiz İstanbul değildi. Orada yaşamak için çevreden kopuk, korumalı, güvelikli, ayrıştırılmış ve hijyenik bir ortam gerekliydi. O sebeple duvarların, sınırların arkasına saklandık.Kan kardeşi olmayı yasak ettik, başkasının şişesinde su içilmesine göz yummadık. Sokaktan ve seyyar satıcıdan alışverişi yok ettik, yasak ettik.

Ben kendi adıma böyle bir yaşamı tercih etmiyorum.Güvenlikli bir sitede oturmuyorum. İş yerim plaza da değil, dileyen yanıma, yakınıma gelebiliyor.İşe mecbur kalmadıkça araba kullanmaksızın toplu taşıma ile gidiyorum(vapur, metro, otobüs, metrobüs).

Benim çocuğum da dolayısı ile benim gibi yada bana benzer bir biçimde yaşıyor. Sağa sola kısmen toplu taşım kısmen de yürüyerek gidiyor.Henüz ilk öğretim öğrencisi olmasına rağmen yazın okul dershane ve spordan arta kalan zamanlarında çalışıyor.Ne mi yapıyor? Yok öyle plazalarda yada şık mekanlarda değil berberde çalışıyor. Anlayacağınız berberin hem çıraklığını yapıyor hem de küçük oğluna ders çalıştırıyor(bir yandan da kendide ders çalışarak).Seneye oto tamirhanesinde çalışmayı planlıyor. Birazcık sokak edebiyatı ve hatta birazcık küfür de öğreniyor bu arada.Bildiklerini kullanmamayı da öğrenmesi cabası.Ben de sonuna kadar destekçisiyim onun. Ne yapar ne kadar yaparsa hep arkasında olacağım, o dilediği ve istediği müddet.

Diyeceksiniz ki bu yeni İstanbulda, bu kötü, güvensiz, kirli ortamda bu ne kadar doğru.Buna verilebilecek en güzel yanıt AŞI olsa gerek. Aşı nedir, ya da neden mamuldür bir düşünsenize.Evet dostlar aşının ham maddesi mikroptur. Yani hastalık kapmamanın, iyi ve ayakta durmanın kudretini bize veren de mikrobun kendisidir. Yeter ki dozunu iyi ayarlayalım.Hijyen ortam bizim hayatta kalmamıza yetmeyecektir.

Son söz; aşı olalım, aşı yapalım ki dış çevre faktörlere, kötülüklere, pisliklere karşı dayanıklı olalım.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

İki nokta bir parantez

Teknoloji aldı başını gidiyor. Artık bugün iletişim adına her türlü teknolojik gelişme, enstrüman ha…

Devamı

Adam Düzeldiğinde...

Bundan böyle bu köşede ve bu satırlarda periyodik olarak birlikte olacağız. Ağırlıklı olarak yönetim…

Devamı

Kırılma Noktası

Hayatımızda hep kırılma noktaları vardır. Bazen anlarız, bazen hissetmeyiz bile. Ama geriye dönüp ba…

Devamı
Eğitimlerim ile ilgili bilgi almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.